içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

UĞURLAR OLA FEVZİ ABİ

Sen elimden tutmasaydın, beni yerlerdi Fevzi Ağabey

Bu mesleğe yani gazeteciliğe, 1983 yılında Son Havadis Gazetesi’nde başladım…
Bizim meslek nankördür…
Ağzınızdan kuş tutsanız yaranamazsınız…
Ancak bu mesleğe gönül verenler, yani çok sevenler, büyük özverileri neticesinde tutunuyorlar ve bir yerlere geliyorlar…
Tabii ben 1980’li yıllara atıfta bulunuyorum…
Günümüzdeki gazeteciliğe değil…
35 yıldır bir fiil bu mesleğin içindeyim. Son yıllarda bazı TV. ekranlarında parlatılan ismini hiç duymadığım öyle çok gazeteci var ki…
Neyse ben yine 1980’li yıllara döneyim…
Gazetecilik sabır işidir… (80’li yılları kastediyorum)
Zengin olmak çok para kazanmak için bu mesleğe girilmez…
Çünkü zengin olamazsınız…
Ben şahsen olamadım…
Allahıma şükür mutluyum, huzurluyum…
Bu mesleğin nankör olduğunu belirtmiştim…
Çabalarsınız, gecenizi gündüzünüze katarsınız, haftalarca ve hatta aylarca uykusuz kalırsınız, çok ama çok çalışırsınız…
En ufak bir hata yaptığınızda tüm bunlar kocaman bir ‘SIFIR’ olur…
Tekrar başa dönersiniz…
Yani olduğunuz yerde patinaj çekersiniz. Bu patinaj aylarca, hatta yıllarca sürebilir…
Ta ki bu çabanızı, büyük özverinizi biri görene kadar, elinizden tutana kadar…
Son Havadis Gazetesi’nin merkezi Topkapı Cevizlibağ’daydı…
Kafama koymuştum bir kere gazeteci olacaktım…
Bir fotoğraf makinem vardı. Bazen mahallede olan bir olayı, bazen de spor karşılaşmalarının fotoğraflarını çekiyordum. Konuyla ilgili notları da alıp Son Havadis Gazetesi’nin yolunu tutuyordum…
Ama her seferinde girişteki sekreter hanımı aşıp içeriye yani gazetenin merkezine katlara çıkamıyordum…
Her seferinde, sekreter hanımdan, ‘Muhabire ihtiyacımız yok’ cevabını alıyordum. Sekreter hanıma ‘Lütfen tekrar telefon açın haber merkezine’ diyordum…
Bana o kadar çok alışmıştı ki sekreter hanım, her seferinde, haber merkezine telefon açıyor, yine bana aynı cevabı veriyordu: ‘Muhabire ihtiyaçları yokmuş..’
Tekrar otobüse binerek evimin yolunu tutuyordum…
Son Havadis Gazetesi’ne ne kadar gittiğimi ben bile unuttum. Herhalde 4-5 ay gitmişimdir. Haftanın en az 4 günü oradaydım…
İçeri giremesem bile gazetenin lobisinde geçirdiğim zaman beni çok ama çok mutlu ediyordu. Uzaktan gazetenin adını görmek bile başka bir zevkti benim için…
O yıllarda Son Havadis popüler bir gazeteydi…
Gide gele sekreter hanım ve gazetenin haber merkezindeki hemen herkes benim adımı biliyordu…
Bir gün yine yolunu tutmuştum gazetenin. Alacağım cevabı bildiğim halde…
Umut işte…
Belki bugün olur umudunu her gün her saniye kalbimde canlı tutuyordum…
Sekreter hanım bana öyle alışmıştı ki onunla sohbet ediyorduk. Bir taraftan da gözüm kapıdan girenlere ve çıkanlara takılıyordu…
Kapıdan giren biriyle o an göz göze geldik. Sekreter hanıma ‘Kim bu arkadaş’ diye sordu. Coşkun deyince, ‘O Coşkun sen misin? Benimle gel’ dedi…
Oturduğum koltuğa adeta mıhlanmıştım. Sekreterle göz göze geldik. Bana kaş göz işareti yapınca, yerimden bir zıpkın gibi kalkıp onu takip ettim…
Sanki rüyada gibiydim. O önde ben hemen arkasında onu takip ediyordum. Gazetenin bir kat aşağı katına indik. Odasına girer girmez. Buyur otur dedi. Bulunduğumuz yerin yurt haberleri servisi olduğunu kendisinin de buranının şefi olduğunu söyledi.
Hemen söze girdi. Babacan bir tavırla: Yaa kardeşim sen pes etmez misin? İhtiyacımız yok diyoruz, hala geliyorsun. Aylardır buralardasın.. Ben sana maaş falan veremem. Sadece ufak tefek masraflarını karşılarız. O kadar. Gazetemizin mali durumu kısıtlı.’
İnanın içimden, ‘Hiç para vermesiniz bile olur. Yeter ki beni işe alın. Muhabir olayım.’ diye haykırmak geliyordu. Kendimi zor tutuyordum…
Aylar sonra ilk kez gazete merkezinin içindeydim. Hala kendimi rüyada zannediyordum. Bu rüyadan uyanıp ta her şeyin biteceğinden öyle korkuyordum ki anlatamam…
‘Ne iş verirseniz yaparım’ dedim. ‘Yanında vesikalık fotoğrafın var mı?’ diye sordu. Var dedim. Yanımda her zaman bir-iki tane vesikalık resmimi taşırım. Bu alışkanlığım hala devam ediyor…
Bana o gün gazetenin kimlik kartını verdi. Ekte gördüğünüz gibi. Hala saklıyorum. Fotoğrafımın üzerine önce kaşe vurdu. Sonra da imzasını attı. O anlar da nefesim kesilmişti sanki…
Sevinçten havalara uçasım geliyordu. Kimlik kartımı özenle cüzdanıma koydum. Fevzi Abiye (Koçak) ettiğim teşekkürün sayısını ben bile unuttum. Siz deyin yüz. Ben diyeyim bin kez…
Gazeteden güle oynaya evimin yolunu tuttum. Bindiğim otobüste en yüz kez kimlik kartına baktım.
Fevzi Abinin verdiği her görevi koşa koşa yerine getiriyordum. Spor karşılaşmalarına gidiyordum. Bölgesel haberler yapıyordum. Bu işin en büyük zevki yaptığınız haberde imzanızın yani adınızın çıkmasıdır.
Yine bir gün Fevzi Abiye haberleri teslim etmiştim. Tam odasından çıkarken, ‘Biraz konuşalım seninle’ dedi. Sanırım 1985 yılının Mart ayıydı…
Konuşalım deyince heyecana kapılmıştım. Acaba beni işten mi çıkartacaktı?
Başladı konuşmaya: “Bak Coşkun sen iyi bir çocuksun. Çok azimlisin. Ama burada sana bir gelecek yok. Gazetenin durumu iyi değil. Sen azimli bir gençsin. İnanıyorum ki, ileride iyi bir gazeteci olacaksın. Ama burada olmaz. Çok yakında Mecidiyeköy’de yeni bir gazete çıkacak. Bu gazetenin başında Rahmi Turan olacak. Günaydın Gazetesini de Rahmi Bey kurdu. Onun kurduğu gazeteler iyi iş yapar. Yeni çıkacak gazetede ekip kuruyorlar. Haber merkezinin şefi Behiç Kılıç olacak. O benim iyi dostumdur. Ben ona şimdi bir mektup yazacağım. Onun yanına git.”
Eline kağıdı kalemi alıp bir şeyler karaladı Fevzi Abi. Bir zarfın içine koyup, iki kenarını iyice bantladıktan sonra bana uzattı mektubu.
Her veda acı verir hüzünlüdür. Öyle de oldu…
Kucaklaşıp, vedalaştıktan sonra hemen, Mecidiyeköy’deki yeni gazete binasının yolunu tuttum. Dört katlı binanın üzerinde büyük harflerle SABAH yazıyordu…
Behiç Beyi buldum. Hemen Fevzi abinin mektubunu uzattım kendisine. Açıp okudu. Bana hiçbir şey sormadan ‘işe alındın’ dedi. Bana üç makara 36 pozluk film verdikten sonra: “Senin görev yerin Haydarpaşa Numune Hastanesi’dir. Gece muhabirliği yapacaksın. Akşamdan sabaha kadar, hastanenin acil servisine gelen olayları takip edip haber yapacaksın” demişti.
Böylece ben profesyonel anlamda gazetecilik mesleğine başlamış oldum. Fevzi Abinin sayesinde…
Fevzi abinin bugün ölüm haberini alınca içim cız etti. Boğazım düğüm düğüm oldu. O sahneler, adam gibi adamlığı bir film şeridi gibi gözümün önünden geçip gitti.
Onun şefkatli eli olmasıydı, belki ben bu satırları bile yazıyor olmazdım.
Gazetecilik mesleği nankördür nankör. Beni yerlerdi…
Büyük dalgaların savurduğu bir kum misali gibi kim bilir ben nerelerde olacaktım şimdi…
Allah gani gani rahmet eylesin. Behiç Abi de (Kılıç) birkaç yıl önce vefat etti. Allah rahmet etsin. Nur içinde yatsınlar.

 

 

kaynak.çoşkun bel

Bu yazı 749 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum